5/2/2007 - BİZİM KARDEŞİLİĞİMİZ |

Birbirinde fani olma seviyesinde kardeşlik, dış dünyada tesir edecek en önemli faktörlerden biridir.Öyle ki bizim kardeşliğimiz başkalarında neşvü nema bulup hayat soluklamalı.Birbirinin fazilet ve meziyetleriyle iftihar etme ve onları aynen kendindeymiş gibi kabullenme yanlışlıkları görmeme,kendi nefsine karşı savcı kardeşinin nefsine karşıda avukat olma Muhammedi bir ahlaktır.
Müslümanları birbirlerine sımsıkı kenetleyecek ve içlerindeki aksiyon ruhunu kamçılayarak birbirine merhamet göstererek bütünleşecek noktalarda birleşmeli.Karşısındakini üzecek hal ve hareketlerinden sakınarak bu konuda adeta diken üstündeymiş gibi yaşamalıdır.
Bizim kardeşliğimiz birer kor haline gelerek ve İlahi rahmetin sağnak sağnak inmesine vesile olmalıdır.Vifak ve ittifak içinde birbiriyle bütünleşmiş ve tek vücut haline geliniş bu cemaatın ruh ve gönlüne Allahın nusret ve yardım eli uzanacak ve onu hep müspete, güzele ve doğru tarafa çevirecektir, dolayısıyla de ümmetin yanılma payı en asgariye inmiş olacaktır. Niyetleri halis olduğu için, belki bu yanılmalar da onlara sevap kazandıracaktır. Fakat birbirinden kopuk çizgide bulunanlarda, aynı çizgide olmalarına rağmen bu dediklerimizin tahakkuku mümkün değildir. Hele bir de çizgide inhiraflar, dolayısiyle de ihtilaflar baş gösterirse bir daha içinden çıkmak mümkün olmayan fasit daireye girilmiş olur. Böyle bir fasit daireye giriş ise, hedefe sırtını dönüp koşan insan gibi, her attığı adım onu esas gaye ve hedeften uzaklaştırır. Bizim kardeşliğimizin önemi çok mühimdir.
Allah Rasulü SAV ve O'nun ashabı bu konuda zirveydiler.Birinin yüzünde hüzün tüllense karşısındaki insan ateşlere atılmış gibi hisseder kardeşinin derdiyle dertlenirdi. Bütünüyle onlar gibi olma, keyfiyet itibariyle mümkün olmayabilir. Fakat biz, ancak onlara benzediğimiz nispette onların yaptıklarını yapabilme durumunda olduğumuzu da unutmamalıyız.Onlar nasıl ve ne şekilde bir kardeşlik anlayışına sahiptiler ve bu kardeşlik anlayışı onları muvaffakiyette hangi noktalara getirdi, bizler için de bu kaide ve netice değişmeyecektir. .
Müsamaha bir Müslüman sıfatıdır. Her Müslüman bu sıfatla muttasıf olmalıdır. Müsamaha gönülleri yumuşatıcı bir unsurdur; hakikatları kabul ettirme de ancak onunla olur. Maamafih, müsamaha ne kadar güzel bir haslet olursa olsun, ifrata-tefrite düşülmeden dengeli ve belli bir ölçü içinde olmalıdır.
Allah Rasulü SAV kendi şahsına yapılan her türlü bed muameleye karşı alabildiğine müsamahalı davranırdı. Ancak bir başkasının hakkı veya dinin esaslarına saldırı söz konusu olduğunda, kükremiş arslanlara döner ve o hak yerine gelinceye veya o bela defedilinceye kadar da yerinde duramazdı.
Evet, biz bize karşı bağnazca, fanatikçe ve küfür hesabına mürteciyane hareket edenlere, müsamahalı, esnek ve bir mümine yakışır mürüvvet edebini takınarak mukabele etmek zorundayız. Kuran'ın bize öğrettiği ahlâk anlayışı böyle olmamızı gerektirmektedir. "Onlar (mü'minler) ki, boş bir şeyle karşılaştıklarında oradan vakarla geçip giderler". (Furkan/72)
Bir mü'minin ferdi planda daima göz önünde bulundurması gereken düstur Rabb'imizin şu ifadeleri olmalıdır: "Eğer affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız bilin ki Allah (cc) Gafûrdur, Rahîmdir". (Teğâbûn/14)
Prizma |
| • 14 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
5/2/2007 - Müslümanlar Arasında Kardeşlik |

Herşeylerini feda ederek Medine'ye hicret eden muhacirlere yardım etme hususunda, Medineli Müslümanlar ellerinden geleni yapıyorlardı.
Fakat Medine'nin çalışma şartlarına alışkın olmayan muhacirlerin, hem gönüllerinin telif edilmesi; hem de kendi başlarına geçinmeye alışana kadar kendilerine yardımcı olunması gereğini duyan Allah Resulü bu amaçla hicretin beşinci ayında Ensar ile Muhaciri biraraya topladı. 45 muhacirle 45 Medineli Müslümanı birbirleriyle kardeş ilan etti.
Hz. Peygamber kurduğu bu kardeşlik müessesesini ikj,temel üzerine bina etmişlerdi: Maddi-manevi bir dayanışma (ki, bu dayanışmanın temeli hak ve eşitlikti), birbirlerine varis olabilme.
Bu müessese neticesinde, Medineli ailelerden herbirisi bir aileyi yanlarına alarak mallarını ve evlerini paylaşıp, beraber çalışmaya, kazanmaya başladılar.
Bununla da yetinmeyen Medineliler Allah Resulüne giderek, hurmalıklarını da kardeşleriyle paylaşmayı teklif etmişlerdir. Bu kardeşlik ve fedakarlığın, hayata şehvet gözlüğüyle bakan insanların idrak edemeyeceği bir boyutu daha vardı: Hanımından ayrı düşen veya müşrik olduğu için hanımı kendisiyle Medine'ye gelmeyen muhacirler vardı. Medineli Müslümanlardan bazıları hanımlarından birisini boşayarak kardeşlerine vermekle, kardeşini kendisine tercih etme faziletinin ve fedakarlığın en yüce örneklerini bizlere hediye etmişlerdir.
Bütün bu yardımlarından dolayı Medineli Müslümanlar, Ensar (yardımcılar) lakabını almışlardır.
Allah (cc), Haşr suresinin 9. ayetinde bu kardeşliği şu suretle methetmişlerdir: ''Muhacirlerden önce Medine'yi yurt ve iman evi edinenler, kendilerine hicret edip gelenlere muhabbet beslerler. Onlara verilen şeylerden dolayı bir kaygı duymazlar. Kendilerinde ihtiyaç bile olsa (kardeşlerini) nefisleri üzerlerine tercih ederler. Kim de nefsinin hırsından korunursa, işte bunlar (azaptan) kurtulanlardır''.
Bu kardeşlerden biri vefat ettiğinde, diğeri malına varis de olmaktaydı. Bedir harbinden sonra bu miras hükmü kaldırılmıştır. Zira Mekkeli muhacirler ticaret ve ziraatı öğrenerek kendi maişetlerini temin etmiş, Medine'ye ve şartlarına alışmışlardı. Bu noktada bir misal vermek gerekirse; Sa' d b. Rebi ile Abdurrahman b. Avf kardeş tayin edilmişti. Ensar' dan olan Hz. Sa' d; Medine'nin en zenginlerinden biri idi. Kardeşine malının yarısını teklif ettiğinde Abdurrahman b. Avf (ra): Allah, malını hayırlı etsin. Benim onlara ihtiyacım yok. Bana yapacağın en büyük iyilik çarşınızın yolunu göstermektir'' şeklinde mukabele etmişlerdi.
Ertesi gün çarşıya götürülen Hz. Abdurrahman, peynir, yağ gibi şeyler alıp satmakla işe başlamış, kısa zaman sonra da Medine'nin sayılı tüccarlarından birisi olmuşlardı. Öyle ki, bir kıtlık zamanında 700 deveyi yükleriyle beraber infak etmişlerdi. Kendileri şöyle derlermiş: ''Taşa uzansam, altında ya altın, ya da gümiişe rastladığımı görürüm''. Onun zengin olmasında, Allah Resulünün duasının makbuliyeti de en büyük amildir. Allah Rasulü malının bereketlenip artması için kendisine dua etmişlerdi. Engin bir ticari dehaya sahip olan bu sahabi, Medine pazarına hakim olan Yahudilere karşılık bir Müslüman pazarı kurmak ve piyasayı elinde tutmakla vazifeli idi. Bu sebeple Hz. Resulüllah kendilerine çokça dua eder; örnek bir ticari oluşa vesile olmasına dualarıyla bereket katarlardı.
Selam ve dua ile, Fi emanillah.
ENDERUN
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
5/2/2007 - İslâm Kardeşliğini Pekiştirmek |

Bugün İslâm dünyası, yukarıda tasvir etmeye çalıştığımız anlamda ideal İslâm kardeşliğini ayakta tutamıyorsa da, bu kardeşlik bilinci canlı olarak mevcudiyetini sürdürmekte ve mesela hacda olduğu gibi çok farklı renkleri, dilleri, mezhepleri bir araya getirmeyi başarabilmektedir.
Bu kardeşlik; ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel, entelektüel birlikteliklere vücut verecek bir potansiyel imkân olmanın çok ötesinde müminler için imanî/akidevî bir mecburiyettir.
İşte, İslâm Birliğini her an kuvveden fiile çıkma potansiyeline sahip olan bu kardeşlik bilinci, ‘çağımızın Şemmas’ları’ olarak isimlendirebileceğimiz İslam karşıtı şer güçlerin tarihi kinlerini harekete geçirmiş ve Müslüman dünyayı etnik ve mezhebi çatışmaların girdabına sürükleyecek şeytani planlar kotarmalarına yol açmıştır.
Siyonist güdümlü ABD politikasının mimarlarından Yahudi asıllı -çağdaş Şemmas- Zbigniev Brzezinsky’nin şu sözü oldukça manidardır:
“Bundan sonra savaş Müslümanlarla diğerlerinin savaşı olmayacaktır; Müslümanlarla Müslümanların savaşı olacaktır.”
Bugün ABD-İsrail-İngiltere şer üçlüsü, Irak’ta tutuşturmaya çalıştıkları mezhebi(Şii-Sünni) ve etnik(Arap-Kürt-Türk) çatışma fitnesini tüm İslam dünyasına yaymak ve bütün Müslümanları bu yangında boğmak istiyor.
Osmanlı’nın inhitatı sonrasında Anadolu’da hakim iki unsur olan Türk ve Kürtlerin, İslâm sâyesinde kaynaşan kalpleriyle kardeşlik temeli üzerine kurdukları siyasî-sosyal birlik de, çağdaş Şemmas’larca torpillenmeye çalışılıyor. Müminleri birbirine düşürmek için cahilî kavmiyet duygularını sürekli canlı tutan ve muhtemelen mezhebî ve hatta meşrebî ayrılıkları da körükleyecek olan şeytani güçlerin bu amaç için bütün medyatik, psikolojik ve istihbari imkanlarını seferber ettiklerinden/edeceklerinden kuşkumuz olmamalıdır.
Bu süreçte Müslümanlar, ırk, kan, dil, renk, mezhep, meşrep değil “takvâ” ve “kardeşlik” merkezli bir söylem geliştirmeli, bu fitne ateşini Kur’ân’a sarılarak söndürmelidirler:
Kur’ân, Müslümanları, mezhep ve meşrepleriyle böbürlenmemeleri konusunda uyarmıştır:
“Yalnız O’na yönelin ve O’ndan korkun; namazı kılın ve müşriklerden olmayın. Dinlerini parçalayıp fırka fırka olanlardan (olmayın ki) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.” (30/31-32)
“Ve işte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir, ben de sizin Rabbinizim, benden korkun! Fakat işlerini aralarında parçalayıp çeşitli kitaplara ayırdılar. Her fırka kendilerinde olanla övünmektedir.”(23/53)
İslâm Çağı’nda ayaklar altına alınan cahilî övünme unsurlarına dönmek mi?
Allah korusun!
Gün kavmiyet ve mezhep/meşrep kaygılarını bir kenara bırakıp yegane üst kimliğimiz olan İslâm kardeşliğini, Medine modelindeki gönül bağını yeniden canlandırma zamanıdır.
Bilinmelidir ki, Müslümanlar, içine düştükleri ırkî, mezhebî, meşrebî ayrılık çukurundan, ancak Allah’ın İpi (Hablullah) olan Kur’ân’a sımsıkı sarılarak(3/103) ve kardeşlik/ümmet bilincini pekiştirerek çıkabilir ve böylece gerçek kurtuluşa erebilirler.
:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::
Notlar
1 İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihâye, II/328; Tirmizî, Sıfati’l Kıyame 44.
2 Celaleddin Vatandaş, “Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslâm Daveti”, Pınar yay. İstanbul-2005.
3 Müslim, İman 93-94; Tirmizî, Et’ime 45, Kıyamet 56; İbni Mace, Mukaddime 9, Edeb 11.
4 Buharî, İman 7; Müslim, İman 17.
5 Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı, Bakara 2/3.âyetin meal-tefsiri, 2 nolu dipnot
www.habervakti.com www.umran.org
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
5/2/2007 - Müminler birbirlerinin velileridir. |

Kur’ân, sadece îman kardeşlerinin birbirlerini velî/dost/sırdaş edinebileceklerini, kafir/müşrik olanların ise akraba-aşiret hatta kardeş, anne-baba bile olsalar asla velî edinilemeyeceklerini sıkça tekrarlar.
“Ey iman edenler, eğer imana karşı inkârı sevip-tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler edinmeyin. Sizden kim onları veli edinirse, işte bunlar zalimlerdir.” (9/23)
“Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluk bulamazsın ki, Allah’a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi/dostluk bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, Allah kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir...” (58/22)
Gerçek dostluk/kardeşlik, gönül bağı, kalb kaynaşması sadece inananlar arasında kurulur.
“Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Resûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azîzdir, hikmet sahibidir.” (9/71)
Müminler, ancak kendileri gibi takva bilincine sahip olan, Dosdoğru Yol’da yürüyen doğru insanlarla beraber olur(9/119), gerçek anlamda kardeşlik ilişkisi kurarlar. Zira onlar bilirler ki, kendilerinden olmayanlar, müminlere düşmanlık edip tuzak kurmaktan asla geri durmazlar.
“Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde sakladıkları ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” (3/11
Kur’ân, kâfirlerin, münafıkların ve inkarcı Kitap ehlinin birbirlerine kardeş olduklarını ifşâ eder. Onlar birbirlerindendirler, birbirlerine benzerler ve kötülük üzre birleşirler.
“Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir. Kötülüğü emreder, iyilikten meneder ve ellerini sımsıkı tutarlar. Allâh’ı unuttular, O da onları unuttu. Münafıklar; işte yoldan çıkanlar onlardır.”(9/67)
“Münafıklık edenleri görmüyor musun; Kitap ehlinden inkâr eden kardeşlerine derler ki: ‘Andolsun, eğer siz (yurdunuzdan) çıkarılacak olursanız, mutlaka biz de sizinle birlikte çıkarız ve size karşı olan hiç kimseye, hiçbir zaman itaat etmeyiz.
Eğer size karşı savaşılırsa elbette size yardım ederiz.’ Oysa Allah, şahidlik etmektedir ki onlar, gerçekten yalancıdırlar.” (59/11)
Yine Kur’ân-ı Kerim, Hesap gününde sadece ibadetlerimizden değil, bütün işlerimizden, ilişkilerimizden ve dostluklarımızdan da hesaba çekileceğimizi vurgulu bir dille hatırlatır:
“Yoksa Allah, sizden, cihad edip Allah, peygamber ve müminlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”(9/16)
“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin; (bunu yaparak) Allah’a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” (4/144)
Bu kardeşlik, insanların kendi takdirlerine ve değer ölçülerine göre değil din/îman bağına göre şekillenir ve müminlerin başka türden bir kardeşlik ilişkisi kurmalarına müsaade etmez; babaları belli olmayan kimsesizleri bile “din kardeşi” olarak bağırlarına basmalarını emreder:
“Onları (evlatlıkları) babaları adına çağırın. Allah yanında o daha doğrudur. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin dinde kardeşleriniz ve velîleriniz/dostlarınızdır.”(33/5)
İslâm toplumu, tarihte bunun en güzel örneklerini vermiştir. Mesela; Emeviler devrinde, babası belli olmayan Ziyad bin Ebihi(622-673), bölge valiliği görevine kadar yükselebilmiştir.
Nihayet; müminler arasındaki iman/İslâm kardeşliği sadece bu dünyaya has bir olgu değildir; onlar Cennet’te de kardeş olarak birbirlerini selamlayacaklardır(15/47). Kafirler ise, Cehennem’de, inkarcı kardeşlerini lânetleyeceklerdir(7/3 .
Ve Kur’ân, müminlerin, mümin kardeşleri için şöyle duâ etmelerini ister:
“Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin/ukde bırakma. Rabbimiz, gerçekten sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin.” (59/10)
Çağdaş Şemmas’lara Karşı
“Allah’ın İpi”ne Sarılıp |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
5/2/2007 - Kan Bağı ve Kan Kardeşliği İman Kardeşliğinin Önüne Geçemez |

Kan Bağı ve Kan Kardeşliği İman Kardeşliğinin Önüne Geçemez
Kur’an müminlere, değer/kıymet ölçüsünün ırk, kan, dil, renk değil takvâ olduğunu söyler:
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık.
Muhakkak ki Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip(muttaki) olanınızdır.
Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”(49/13)
Kur’ân, aynı anne-babadan gelen insan türü arasında üstünlüğün kavim, kabile gibi ‘tanınma’ özelliklerinde değil ‘takvâ’da olduğunu vurgular.
Muhammed Esed’e göre; “takvâ sahibi” anlamına gelen ‘muttakî’nin “Allah’tan korkan” şeklindeki alışılagelen çevirisi, bu ibarenin olumlu içeriğini yeterli biçimde yansıtmaz, yani O’nun her zaman ve her yerde hazır olduğunun farkında olmayı ve kişinin bu farkında oluşun ışığı altında kendi varlığını biçimlendirme arzusunu... Keza, “kötülükten sakınan” veya “sorumluluğu konusunda dikkatli olan” şeklindeki çeviri ise, İlahî sorumluluk bilinci kavramının sadece belirli bir yönünü yansıtır.5
Demek ki, kavim/kabile aidiyetine, “tanışma”nın ötesinde bir anlam yüklemek, bir ayrıcalık izafe etmek ilahî mesajın özüne ters düşer. Zaten, âyetteki “li-te‘ârafû: birbirinizle tanışmanız için” ibaresi, “ma’rûf üzere birbirinizle hayırlarda yarışmanız için” şeklinde anlaşılmıştır.
Aşağıdaki âyet; bir mümin için hiçbir şeyin Allah ve Rasûlü’nden ve O’nun yolundaki bir çabadan daha sevimli, daha değerli, daha anlamlı olamayacağını beyan buyurur.
“De ki: “Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Resûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın (azap) emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez.” (9/24)
Eğer, kendilerine karşı ciddi zaaf taşıdığımız yakın akraba, aşiret/ırk, kardeş, eş, ana-baba, ticaret, mal-mülk gibi şeyler uğruna gösterdiğimiz çabalar -hâşâ- Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cehd etmekten bize daha sevimli gelmeye başlamışsa, -Allah korusun- bizler Sırât-ı Müstakim’den çıkmışız demektir; bu durumda da Allah’ın azabını hak etmemiz kaçınılmaz olur.
Kısaca; Kur’ân îman-amel-takvâ esasının dışında bir değer ölçüsü tanımaz. Allah’ın seçtiği kullar olan peygamberlerden bazılarının iman etmeyen eş, ana-baba ya da çocuklarının “aile”den sayılmamaları ve bu kutlu elçiler isteseler de onlara bir faydalarının dokunmaması ibretâmizdir:
“Allah, inkârcılara, Nuh’un karısı ile Lût’un karısını misal verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kişinin nikâhları altında iken onlara hainlik ettiler.
Kocaları Allah’tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara: ‘Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin!’ denildi.”(66/10)
“Nuh Rabbine dua edip dedi ki: “Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vâdin ise elbette haktır. Sen hakimler hakimisin.”
“Allah buyurdu ki: Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim.
“Nuh dedi ki: Ey Rabbim! Ben senden hakkında bilgim olmayan şeyi istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, ben ziyana uğrayanlardan olurum!”(11/45-47)
“Hani İbrahim babası Azer’e: “Sen putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu, ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” demişti.” (6/74)
“İbrahim’in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki, onun Allah’ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı.” (9/114)
Dolayısıyla, müminler açısından din kardeşi olmayan gerçekte “kardeş”/“eş”/“velî” olamaz.
Bütün peygamberler, çağrılarına uyanlarla yeni bir ‘kardeşlik hukuku’ inşa ederek işe başladılar.
Kur’ân’da, “..... kavmine kardeşleri .....’i gönderdik...”(örnek: 11/50,61,84,) kalıbıyla kıssaları sıkça tekrar edilen Nûh, Hûd, Salih, Lût, Şuayb... peygamberler, kan kardeşleri olan bir toplumu uyarmakla görevlendirilmişler; ama, yeni bir temel yani iman esası üzerine yeni bir kardeşlik bilinci tesis etmeye başladıkları andan itibaren bizzat kan kardeşleri ve akrabaları tarafından dışlanmış, taşlanmış, haksızlığa uğratılmış, yurtlarından sürülmüş ve hatta şehid edilmişlerdir.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
5/2/2007 - Bir başka açıdan Kardeşlik |

“İslâm Çağı”nda Cahiliye Anlayışına Geri Dönmemek İçin...
Medine modelinde “iman-amel” ve “tevhîd” ekseninde inşa edilen yeni kimlik/kardeşlik bilincinin cahilî alışkanlıklarla, lâ-dînî/seküler değer yargılarıyla zedelenmesine asla izin verilmedi.
Mesela;
Habeş asıllı din kardeşi Bilâl’le tartışırken kızgınlıkla ona “Ey siyah kadının oğlu” diye hitab eden Ebû Zer’e Hz.Peygamber(s.), bunun bir “cahiliye davranışı” olduğunu hatırlatmış; o da “Ey Bilâl, o siyah ayaklarınla şu kafama basmadıkça kendimi affetmeyeceğim” diyerek kardeşinden özür dilemişti.
Mekke fethedildiğinde, Rasûlüllah’ın talimatıyla Kâbe’nin üzerine çıkarak, bazı müşriklerin ‘Bir siyahi Kabe’nin üzerinde ha!’ mırıltıları arasında ezan okuyan yine Bilâl’di. Gerçekleştirdiği büyük inkılâpla “İslâm Çağı”nı açan Rasûlüllah, Mekke’nin fethi tamamlanınca şöyle konuşmuştu:
“Hamd Allah’adır.
Allah’tan başka ilâh yoktur...
Ey insanlar iyi biliniz ki, cahiliye dönemine ait olan ve övünme nedeni kabul edilen her şey şu anda ayaklarımın altındadır; hepsi kaldırılmıştır...
Bütün insanlar Adem’dendir ve Adem topraktan yaratılmıştır.
İnsanlar iki kısımdır; bir kısmı Müslüman diğer kısmı kafirdir.
Müslümanlar Allah katında değerli ve şereflidir.
Kafir olanlar ise azgın ve yaramazdır.
Kafirlerin Allah katında hiçbir değeri yoktur...”
“İslâm çağında cahiliye özelliklerini ortaya çıkarmayın.
Müslüman Müslümanın kardeşidir.
Müslümanlar kendilerinden olmayanlara karşı birdirler, bütündürler.
Düşmanlarına karşı topluca hareket eder, birbirleriyle yardımlaşırlar.
Müslümanların kanları birbirine eşittir.
Aralarında fark yoktur.”2
Bu kardeşlik selam ve sevgi ile pekiştirildi.
Peygamberimiz, Müminlerin birbirlerini sevmelerini ve her karşılaştıklarında selamlaşmaları istedi: “Varlığım (kudret) elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerektiği gibi iman edemezsiniz. Ben size yerine getirdiğiniz zaman aranızda sevgiyi oluşturup pekiştirecek bir şey söyleyeyim mi? O selâmdır. Selâmı aranızda yaygınlaştırın.”3
Müminlerin sevgi ve bağlılıkta tek vücut gibi olduklarını; vücudun bir organı acı çektiğinde bu acıyı bütün vücut yaşadığı gibi, müminlerin de birbirlerinin acılarına duyarsız olamayacaklarını ifade etti.
Bir müminin diğer müminle üç günden fazla küs durmasının helal olmadığını, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe gerçekten iman etmiş olamayacağını4 bildirdi.
Ashab, îman kardeşliğine dair Kur’ânî hükümlere harfiyen uydular ve bunun bozulmaması için aralarındaki anlaşmazlıkları adaletle halledip düzeltmek için azami gayreti sarfettiler:
“Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve adil davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.”
“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah’tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz.” (49/9-10)
Keza onlar, mümin kardeşleri hakkında kötü zanda bulunmamaya, gıybet etmemeye, onların gizli yönlerini araştırmamaya, birbirlerine kötü lâkap takmamaya özen gösterdiler.
“Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır.
Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın).
Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.)
Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi?
İşte, bundan tiksindiniz.
Allah’tan korkup-sakının.
Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir.” (49/12)
Zira onlar biliyorlardı ki; herkes bu dünyada yaptıklarının hesabını bir bir verecek ve o “kulakları sağır eden o ses geldiğinde, kişi o gün, kendi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacak”(80/33-36).
O gün kimsenin kimseye faydası dokunmayacak, kan bağının, akrabalığın, yakınlığın da bir anlamı olmayacak.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
5/2/2007 - İSLÂM-ÎMAN KARDEŞLİĞİ |

“İşte bu sizin ümmetiniz, bir tek millettir (ümmet-i vâhide).
Rabbiniz de Benim. Yalnız Bana kulluk edin.” (21/92; 23/52)
İslam Dini, vahyî gerçekliğe kayıtsız-şartsız îman edip teslim olanların zihinsel kodlarını tevhîd ekseninde yeniden tanımlar; inanç, düşünce ve davranış kalıplarını sil-baştan değiştirir. Hayatlarının merkezine Allah’ı yerleştirerek tepeden tırnağa “Allah’ın boyası” (2/13
| |